Kültür&Sanat ÖZCAN UZKUR “RED IS RED” 3 Mart – 8 Nisan 2017

ÖZCAN UZKUR “RED IS RED” 3 Mart – 8 Nisan 2017

Kültür&Sanat
ÖZCAN UZKUR “RED IS RED” 3 Mart  – 8 Nisan 2017

“Red is Red” başlıklı sergi sanatçının üretim sürecinde giderek, içeriye, parçaya, derine, kılcallara doğru hareket edişine tanıklık ediyor. Özcan Uzkur plastik sorgulamalarını, geniş malzeme bilgisiyle birleştirirken; canlı kırmızı renk, zengin doku katmanları, ölçeksiz bir espas anlayışı öne çıkıyor. “Kırmızı formlar katedralvari yükselişlerinde, kendi iç bütünlükleri olan gizemli, soyut mahaller yaratıyor. Formlar arasındaki ilişkinin hesapsız oyunu izleyiciyi koordinatsız bırakırken işler birer keşif mekanına dönüşüyor. Detaylara doğru ilerledikçe, içlerinde saklı bütünü ve sonsuzca yer değiştiren, döngüsel parça-bütün ilişkisini fark ediyorsunuz: Kapısını açtığınızda içinde şatonun kendisini gördüğünüz bir şato gibi; Bedenin tüm bilgisinin en küçük hücrede kayıtlı olması ya da her insanın tüm insanlığın kaderini taşıyor olması gibi. Red is Red isRed is Red is Red is Red is Red is Red

Uzkur’un üretiminin kaynağı düş gücü ve felsefe olduğu kadar malzemesi, tekniği, belleğiyle tekstil alanıdır da. Tekstil onun yorulmak bilmez araştırmalarının ve coşkulu keşiflerinin mecrasıdır. Uzkur malzemeye güvenir, onu dinler. Kimi zaman çok az müdahale ile formların ve dokuların kendilerini doğurmalarına izin verir. Bu onun bilinmezi, yeniyi, gizemi yaşamına buyur edişidir. Ve asla merhametli bir süreç değildir. “Red is Red” sergisinde, ısıtılarak, yakılarak, preslenerek elde edilen etkiler sembolik değil maddi olarak şiddet içerir. Sonuç tüm maddiliğiyle malzemenin ateşi ve baskıyı kabul ediş ve ona direniş sürecinin ürünüdür. Sanatın temel malzemesi etiyle kanıyla sanatçının kendisi değil midir? Belki de bu yüzden, iflah olmaz bir merakla kendini içine attığı, akışına bıraktığı, kaybolmayı göze aldığı ya da hiçliğe direndiği “parçalanma ve yeniden bir olma” oyununda sanatçının ürettiği tüm işler birer otoportredir.

Özcan Uzkur’un işleri Goya’nın “Savaşın Felaketleri” serisinden bu yana gelen “acının temsili” geleneği içinde düşünülmelidir. Can çekişen bir çağın tanığı olarak sanatçı akıl almaz vahşete isyan ettiğinde yapabileceği tek şey kayıt tutmaktır. İnsanoğlunun kederini, eti delip geçen acının en somut halinde yakalamalıdır. Duyguların kaydını resmi belgeler, rakamlar, haber fotoğrafları tutamaz. Acıyı ancak beden ve sanat hatırlar. Kayıpların yası ancak bedende ve sanatta tutulabilir. Yas tutan bir insan ya da yapıtla karşılaştığınızda o size bakar, sizi saklandığınız yerden çıkarırlar. Size kendi yüzünüzü gösterirler. İşte ordasınız, işte ordayım: Hem kurban hem katil. Acı çeken tüm insanlar kardeştir. Ve onlara yüzyıllardır Habil ve Kabil diye seslenilir.

İnsanoğlunun dünyadan geçişi asla bir kahramanlık destanı olarak anlatılmayacak. Bu olsa olsa utanç verici bir barbarlık öyküsü. Yine de asıl yenilgi susmaktır. Duyacak bir kulak olmadığını bilsek bile, tek sözcüğünü dahi değiştirmeden bu kanlı masalı anlatmak. Ette gördüğümüz ne kadar çürük, insan da gördüğümüz ne kadar canavarlık varsa kaydetmek. Sanatta ve hayatta tüm yaşamı doldurmaya yetecek bir uğraştır bu. Kahramanlık değil kefalettir üstelik. Evet yitirdiklerimiz geri gelmeyecek. Ama direnmek, en temelde yani acı çeken tende, ette, o sıcak, akışkan kırmızıda ortaklaştığımızı, ölümde eşitlendiğimizi hatırlamak zorundayız. Bu kadim ve asi düşünce, tarih boyunca kurulmuş tüm hükümdarlıklarda “Başları” yerinden söküp alan mutlak, kesintisiz, döngüsel bir “Hayır” olarak çınlar. Baskının olduğu her yerde başkaldırı da mutlaka olacaktır çünkü: Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red.

Sanatçının 3 Mart’da açılacak ‘’Red Is Red’’  isimli solo sergisi, 8 Nisan’a kadar Galeri İlayda’da görülebilir.

    blog comments powered by Disqus