Röportajlar Taş Devri Mucizesi'nin yazarı Prof. Dr. Ahmet Aydın, sağlıklı beslenme ile ilgili çok önemli bilgileri Cadde Dergisi ile paylaştı.

Taş Devri Mucizesi'nin yazarı Prof. Dr. Ahmet Aydın, sağlıklı beslenme ile ilgili çok önemli bilgileri Cadde Dergisi ile paylaştı.

Röportajlar
Taş Devri Mucizesi'nin yazarı Prof. Dr. Ahmet Aydın, sağlıklı beslenme ile ilgili çok önemli bilgileri Cadde Dergisi ile paylaştı.

* Yazdığınız kitaplarla ve medyada yaptığınız konuşmalarınızla beslenme konusunda bilinen pek çok doğrunun yanlış olduğunu söylüyorsunuz. Kanserin hızla artış göstermesi de hep bu doğru bildiğimiz yanlışları yapmaktan mı kaynaklanıyor sizce?

Evet, kanserin ana nedenleri sağlıksız beslenme (unlu-şekerlilerin ve rafine gıdaların aşırı tüketilmesi, geleneksel mayalanmış gıdaların; ekşiyebilen yoğurtlar, kefir, turşu vb. az tüketilmesi), yetersiz güneşlenme (D vitamini yetersizliği) ve çevresel toksinlerdir (ağır metaller, antibiyotikler, elektromanyetik dalgalar, radyasyon, tarım ve böcek ilaçları vb).

* Şekerin adeta bir zehir olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Ancak böyle bir dönemde şekerden uzak durmak, hele de çocuklarımızı uzak tutmak çok zor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Sadece çocukları değil, erişkinleri de şekerden ve şekerli yiyeceklerden uzak tutmak çok zor. Çocukları küçük yaştan itibaren uzak tutmak gerek. Ama maalesef ev dışı tuzak yiyeceklerle dolu.

* Yemeklerimizde sadece zeytinyağı mı kullanmamız gerekiyor? Fındık yağı konusunda neler söylersiniz?

Sıcak yemeklerde hayvani yağları (tereyağı, iç yağı, kuyruk yağı), soğuk yemeklerde sızma zeytinyağı kullanmak gerekir, tıpkı ninelerinizin yaptığı gibi. Ay çiçeği, mısır, soya, fındık yağı gibi sıcak preslenmiş sıvı yağlar içerdikleri trans yağlar nedeni ile vücudumuz için zararlı. Margarinler ise bir felaket.

* Kutu sütlerle ilgili çok şey söylendi, özellikle annelerin süt hakkında kafaları çok karışık. Hiç süt içermesek daha mi iyi sizce?

Sütü süt olarak değil yoğurt, kefir ya da peynir olarak tüketmek çok faydalı. Tabii bu süt ürünlerinin de geleneksel usullerle yapılmış olması gerek. Aylarca bozulmayan yoğurtların tüketilmesi ise zararlı. 

* Sütün boy uzattığı ve kemikleri güç- lendirdiği yıllarca doğru bildiğimiz bir yanlış mı gerçekten?

Sütün boyu uzattığı doğru. Bunun temel nedeni IGF-1 adlı büyüme faktörünü içermesi. Ayrıca süt miktarını artırmak için ineklere bü- yüme hormonu verilmesi de IGF-1’i artırıyor. Fazladan alınan IGF-1’in kansere yol açma ihtimali ise yüksek.

* Günlük süt ve sokak sütleri hakkındaki yorumlarınız neler?

Uzun ömürlü olan UHT’li sütler sağlığımız için zararlı. Marketlerde satılan ve günlük denilen sütler kötünün iyisi. Günlük denilen diyorum, çünkü bu sütlerin de miadı artık 5-7 gün. En iyisi mandıra sütü, yani işlenmemiş sütü almak. Ama bu süt de ısıl işlemden geçiyor. O nedenle bu sütü yoğurt ya da kefir yaparak tüketmek gerekiyor. Böylece süt faydalı mikroplardan probiyotikler zenginleşiyor.

* Ekmek konusuna gelirsek. Hangi ekmeği, ne kadar tüketmeliyiz?

Ekmek dahil olmak üzere unlu gıdaları mümkün olduğunca az tüketmek gerekir. Ekmek olarak da ekşi mayadan yapılan köy ekmeklerini yemeliyiz. Mesela Trabzon ekmeği gibi. Çünkü glüten miktarı düşük ve probiyotiklerden zengin. İstanbul Halk Ekmek’in çıkardığı ‘Organik Ekmek’ de ekşi hamurdan yapılıyor.

* Omega 3 konusundaki düşünceleriniz neler? Şişmanlattığı da doğru bilinen yanlışlardan sanıyorum?

Son 50-100 içinde mısır, soya, pamuk, ayçi- çeği gibi yağların aşırı kullanılması, hayvanların merada otlamaması, buna karşılık balık ve yeşil yapraklı sebzelerin (lahana, marul, semizotu gibi) daha az tüketilmesi bir çok kronik hastalığa zemin hazırlamaktadır. Doğal kaynaklardan yeteri kadar omega-3 alamayan kişiler –ki büyük bir çoğunluk böyledir- mutlaka balık yağı kullanmalıdırlar. Omega-3 yağlarının şişmanlattığı iddiası ise tamamen yanlıştır. Yapılan araştırmalar tam tersine şişmanlığı azalttığını göstermektedir. 

* Probiyotiklerden de bahsedebilir misiniz bize? Faydaları neler?

Yeterli miktarda yenildiğinde insan ya da hayvan sağlığını olumlu yönde etkileyen faydalı mikroplara probiyotik denir. Erişkin bir insan bağırsağında 100 trilyon faydalı bakteri ve mantar bulunur. Probiyotiklerin başlıca faydaları; bağışıklık sistemini güçlendirmek, yiyeceklerin hazmını kalaylaştırmak, vitamin sentezi yapmak, bağırsak duvarını zararlı maddelerden korumak, toksinlerin kan dola- şımına geçmesini engellemek, besin alerjilerini ve egzamayı önlemek, kronik enflamatuvar (iltihabi) ve otoimmün hastalıkların oluşumunu engellemek, kanseri önlemek, yaşlanmayı yavaşlatmak, depresyonu hafifletmek. Başlıca probiyotik kaynakları klasik usülle yapılan süt ürünleri (yoğurt, kefir, peynir), turşular ve sirkedir.

* Peki tuz dost mudur düşman mı? Tuzu kısıtlamak doğru bir yaklaşım mıdır?

Tuz kısıtlaması konusu fazla abartılıyor ve nerdeyse açık bir tuz düşmanlığı yapılıyor. Bu durum beni çok tedirgin ediyor. Çünkü bu önerilere körü körüne uymak faydadan çok zarar getirebiliyor; vur deyince öldürmemek gerekiyor. Tuz kalitesine miktarına dikkat edilmek şartı ile düşmanımız değil tam tersine kadim dostumuz. Tuz hayatın vazgeçilmez unsuru, çünkü onsuz hayat mümkün değil. Yaygın kanının aksine yapılan çalışmalarda tuz kısıtlaması yapılan hastaların, yapılmayanlara oranla daha fazla enfarktüs geçirdikleri, diyabet oldukları ve yaşam sürelerinin kısa olduğu gösterilmiştir. Tuz eksikliği iştahsızlık, konsantrasyon azlığı, dikkat eksikliği, yorgunluk, baş ağrısı, uyku bozuklukları, kemik erimesi, tükenmişlik hissi, ağız tadının bozulması, mizaç ve davranış bozuklukları ve susuzluk hissi gibi belirtilere de yol açabilir. Birçok insanda bu belirtiler olabiliyor, ama bunlar nadiren tuz eksikliğine bağlanıyor. 

* Hangi tuzları tercih etmeliyiz? Himalaya tuzu, deniz tuzu, kaya tuzu... Bu konuda da kafalar karışık.

Deniz tuzu da minerallerden zengin ama denizler kirli olduğu için bu tuzlar tercih edilmemelidir. Kaya tuzları yüz milyonlarca yıl önceki denizlerin tuzları olduğu için toksin içermiyor. Himalaya tuzunun bizim Çankırı kaya tuzundan fazla bir farkı yok. Zaten o da bir kaya tuzu, ama son derece pahalı. 

* Bir de “sole” denilen bir tuzlu su var. Buna biraz açıklık getirebilir misiniz, faydaları neler? Nasıl hazırlanır, nerelerde kullanılır?

Su ve kristal tuz karışımına sole deniyor. Sole vücudun iletkenliğini artırıyor, vücut pH’sını alkali tarafa çeviriyor ve ağır metallerin eliminasyonuna yardımcı oluyor. 1 cam bardak ya da kap içine tuz kristallerini koyun. İçine su doldurun. 24 saat içinde tuzun eriyip erimediğine bakın. Eğer tuz erimediyse üzerine bir miktar daha su ekleyin. Eğer erimişse biraz kristal daha ekleyin. Sonunda belli bir sınıra gelince tuz artık doyacak ve artık erimeyecektir; işte bu %26 bir konsantrasyona denk geliyor. İşte sole dedikleri bu. Tuz artık aşırı doymuştur. Sole eriyiği azaldıkça üzerine tekrar kristal ve su koyarak eksilen miktarı karşılamış olursunuz. Bu solüsyondan her sabah aç karnına 1 tatlı kaşığı alın ve bir bardak içme suyuyla inceltin ve içilir hale getirin. Gün boyunca 8-10 bardak su içmeyi de ihmal etmemek gerekiyor. Bu karışım çok yüksek dezenfektan etkisi olduğundan oda sıcaklığında bozulmadan uzun süre saklanabiliyor.  

* Solenin faydaları nelerdir?

Sole ile cilt temizliği de yapılıyor. Eğer daha pürüzsüz bir cilde kavuşmak isterseniz 50 mL (yarım çay bardağı) konsantre bir haldeki soleyi 1 lt. suda çözün. Pamuk tampona çözeltiyi emdirerek süzün ve yüzünüze koyun. Kurumaya bıraktıktan sonra duru suyla yüzünüzü yıkayın. Sırt ve dekolte bölgeleri için pamuklu bir beyaz gömleği bastırıp sıkın. Nemli bir şekilde giyinin, sonra kurumasını bekleyin. Kuruduktan sonra duru suyla bir duş yapın. Bu yöntem kaşıntılara ve böcek ya da sinek ısırıklarına da iyi geliyor.

* “Taş Devri Diyeti” kitabınızı büyük ses getirdi? Burada aslında bir diyeti değil, sanırım sağlıklı yaşamanın yollarını anlatıyorsunuz. Buna göre temelde nasıl beslenmek gerekir?

Taş devri 5-10 bin yıl önce bitmiştir. O zamandan bu zamana kadar genlerimizde çok az değişiklik olmasına rağmen çevresel şartlar ve özellikle de yiyeceklerimiz çok büyük oranda değişmiştir. Genlerimizin yapısı aynı kalsa da an be an çevresel faktörlerden etkilenerek daha iyi ya da daha kötü fonksiyon yapabilmektedir. Özellikle son 50-100 yıl içinde doğal olmayan, işlenmiş ve katkı konulmuş gıdalar, margarin gibi kimyasal yolla katılaştırılmış, ayçiçeği, mısır gibi sıcak preslenmiş sıvı yağlar aşırı şekilde kullanılmaya başlanmış; buna karşılık taze sebze, meyve ve tencere yemeklerinin tüketiminde de belirgin bir azalma olmuştur. Gen yapımız ve buna bağlı vücudumuzda gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar doğal olmayan yiyeceklerin tümü ile başa çıkacak yeteneğe sahip değillerdir. Genler ve yiyecekler arasındaki bu uyumsuzluk hali şişmanlık, diyabet, koroner kalp hastalığı, hipertansiyon, felç, ülser, astım, romatizma, müzmin yorgunluk, kanser ve osteoporoz (kemik erimesi) gibi son yıllarda müthiş artış gösteren çok sayıda müzmin hastalığa neden olmaktadır. Bu hastalıklardan korunmak istiyorsak aynısı mümkün olmasa da olabildiğince 5-10 bin yıl öncesine benzeyen bir beslenme şekli uygulamalıyız.

Taş devri diyetinin başlıca ilkeleri:

• Şekerli ve unlu gıdalar da iyice azaltılmalıdır.

• Her yiyecek doğal şekline en yakın olarak tüketilmelidir. Rafine gıdalar yenilmemelidir.

• Gazlı içecekler, sanayi tipi meyve suları ve kolalar içilmemelidir.

• Yasaklar haricinde yeme sınırı yoktur. Doyuncaya kadar yiyebilirsiniz (patlayıncaya kadar değil).

• Mevsimine uygun bol sebze yenilmelidir. Aşırı olmamak kaydıyla meyveler de yenilmelidir.

• Sıcak yemeklerde hayvani yağlar, soğuk yemeklerde sızma zeytinyağı kullanılmalıdır.

• Geleneksel usullerle yapılmış, probiyotiklerden zengin mayalanmış gıdalar (yoğurt, kefir, peynir, turşular) yenilmelidir.

• Yeteri kadar su içilmeli, güneşlenilmeli ve egzersiz yapılmalıdır.

• Omega-3’den zengin gıdalar yenilmelidir.

Prof. Dr. Ahmet Aydın SU hakkında ne diyor:

• Günde 6-8 büyük bardak su için. İdrarınız koyu ise yeteri kadar su içmiyorsunuz demektir. İçtiğiniz su aşırı soğuk olmasın. Suyu birden bire değil yudum yudum için.

• Bir insanın susuzluk hissi ile su ihtiyacını ayarlayabileceği düşüncesi, çocukluk çağı için doğru olsa da diğer yaşlar için geçerli değildir. Susuzluk hisleri önemli ölçüde köreldiği için yaşlıların farkına varmadan susuz kalma tehlikeleri büyüktür. Mide ülseri, reflü, başağrısı, astım, alerji, hipertansiyon ve kabızlık gibi hastalıkların oluşumunda gizli su kaybının önemli bir rolü vardır.

• Meyve suyu, meşrubat, gazoz, bira gibi, şekerli çay gibi sıvılar yoğun karbohidrat içerikleri nedeni ile su ihtiyacını artırırlar.

• Şekersiz çay ve kısmen de ayran, kafir gibi fermente içecekler, sıvı ihtiyacını artırmadığı gibi, sıvı ihtiyacınızı da karşılar.

• Suyun pH’sının alkali olması gerekir (tercihan pH:7.5-8.5 arası), su alkali değilse içine biraz karbonat katılabilir.

• Yemekle birlikte su içmeyin, çünkü bu su sindirim sıvılarını seyrelterek etkilerini azaltır. Yemekten yarım saat önce veya sonra su içebilirsiniz. Uykudan önce bir ya da iki bardak su içilmelidir.

• İlk seçenek çeşitli minerallerden zengin olan doğal kaynak sularıdır. Ama sudan emin değilseniz;

• İstanbul’daysanız kirli depodan geçmemiş ve dinlendirilmiş (klor nedeni ile) şebeke suyu içiniz. Çünkü her ay en az 30 parametresi (arsenik dahil) bakılıyor.

• Suyun ağzının açık kalmasıyla 1 saat içinde klorun büyük bir kısmı uçar. Su tercihan küpte dinlendirilmelidir.

• Bu suyu kullanmak istemiyorsanız, suyunuzu filtreden geçirin. Fakat bu işlem faydalı minerallerin kaybına da sebep olabileceği için tuz olarak minerallerden zengin kaya tuzu kullanın.

• Maden suları (sodası değil!) minerallerden zengindir ve son derce faydalıdır. Bazı böbrek hastaları dışında istenildiği kadar içilebilir. Birçok Avrupa ülkesinde insanlar normal sudan çok maden suyu içerler. 

Otizmin artış sebepleri:

• Antibiyotik kullanılmasının artması

• Metal içeren aşıların ve çoklu virüs aşılarının (Kızamık-Kızamıkçık-KabakulakMMR gibi) kullanılmasındaki artış.

• Ekilebilir toprakların fakirleşerek sebze ve meyvelerdeki vitamin ve mineral içeriğinin düşmesi.

• Omega-3 tüketiminin azalması

• Probiyotiklerden zengin gıdaların tüketiminin azalması

• Rafine gıdaların aşırı tüketilmesi

• Sezaryen doğumların aşırı artması

• Yeteri kadar güneşlenilmemesi (D vitamini yetersizliği)

• Ağır metal, radyasyon, elektromanyetik dalgalar, hava kirliliği, ilaç ve toksinlere fazla maruz kalınılması.

 

Röportaj: Burcu Öztınaz Kömürlü 

Cadde: Kasım&Aralık 2013 

http://caddedergisi.com/arsiv/30/index.html#p=52

    blog comments powered by Disqus